Haftanın Kitapları: 01..09.2010

-
Aa
+
a
a
a

Dino Buzzati

Dağların Adamı Barnabo

çev. Elçin Kumru

Timaş Yayınları, 2010, 149 s.

Dino Buzzati ismini Tatar Çölü’nden (çev. Hülya Tufan, İletişim Yayınları, 1991) ayrı düşünmek pek kolay değil; yazarın farklı türlerde de ilgi gören eserleri bulunsa da, söz ister istemez Tatar Çölü romanına geliyor. Dolayısıyla, Buzzati’nin ilk romanı olan Dağların Adamı Barnabo’yu da Tatar Çölü üzerinden değerlendirmek kaçınılmaz görünüyor.

Tatar Çölü’nde, Harp Akademisinde geçen kasvetli günlerinin ardından (“subay olmuştu; artık kitapların önünde betinin benzinin atması ve çavuşun sesini duyduğunda tir tir titremesi sözkonusu değildi”) gerçek yaşamının başlayacağı ümidiyle ilk atandığı yer olan Bastiani Kalesine giden genç teğmen Giovanni Drogo’nun hikâyesini okuruz. Bir şehirde ya da bir şehrin yakınlarında olmak isteyen Teğmen Drogo, “ölü bir sınır ucu”na kurulu, iç karartıcı Bastiani Kalesinden en fazla dört ay içinde ayrılmaya karar verir; ama oradaki kıpırtısızlığın, günlük ritüellerin, tekdüzeliğin, alışkanlıkların uyuşturucu etkisinden kurtulmayı başaramaz, onlara alışır ve böylelikle o dört ay, bir anda yıllara dönüşür: “[Z]aman, gitgide daha hızlı bir biçimde akıp gidiyordu; sessiz ritmi yaşamı parçalara ayırıyor, insan geriye bir gözatmak için bile duramıyordu. ‘Dur! Dur!’ diye bağırmak istiyor ama sonra bunun hiçbir yararı olmadığının farkına varıyordu. Her şey, insanlar, mevsimler, bulutlar, her şey kaçıp gidiyordu; insanın taşlara, bir kayanın tepesine asılması da yararsızdı, yorulan parmaklar gevşiyor, kollar, cansız bir şekilde düşüyor ve insan kendini bu çok yavaşlamış gibi görünen ama hiç durmayan ırmağa kapılmış buluveriyordu.”

Ne zaman yapıldığı dahi hatırlanmayan bir evde kalan ve o evin yakınlarındaki işlevsiz bir cephaneliği (“Bu kadar uzak bir yerde, yapılmasından vazgeçilen bir yol için patlayıcı deposu tutmak delilik değil miydi?”) korumakla görevli San Nicola kasabası orman bekçilerinin hikâyesinin anlatıldığı Dağların Adamı Barnabo’da, gerçekten de Tatar Çölü’ne uzanan birçok “patika” bulmak mümkün. Kitaba önsöz yazan Ali Ayçil’in de dediği gibi; “Kitabı okuyanlar, Buzzati’nin daha başından beri temel meselesinin değişmediğini, San Nicola kasabasının uzak bir yamacındaki cephaneliğin, Tatar Çölü’ne bakan Bastiani Kalesi’nin bir ilk taslağı olduğunu göreceklerdir. Bir de, bir ustanın çıraklığındaki güzelliği!” Bunun bir örneği olarak, yukarıda Tatar Çölü’nden “zamanın durdurulamaz akışına” ilişkin alıntıladığımız paragrafa, Dağların Adamı Barnabo’dan şu cümleleri ekleyebiliriz: “Kimse farkına varmadan zaman geçip gitmeye devam ediyor; sonbahara yaklaştık bile ve pek çok hatıra yok oldu gitti. Geceleri silahlı dolaşmak için duvarda asılı tüfeğini indirenler, gün geldi duvardaki beyaz lekeyi örtmek üzere tüfeklerini yine aynı çiviye astı. Günün belli saatlerinde gelen güneş ışığı tüfeğin çeliğini ışıl ışıl parlatıyor. Bir günden ertesi gün belli olmuyor, ama aradan birkaç hafta geçtikten sonra toz her şeyin üzerini kaplıyor.”

Nezir İçgören

Hiç

Yoktan İyidir

Doğan Kitap, 2010, 242 s.

Konu itibariyle kolay kolay bir kalıba sokulamayacak bir roman Hiç Yoktan İyidir; “kurgu” ile “gerçekliğin” iç içe geçtiği...  Yapısı, anlatımı, kullanılan dil için de aynı şeyi söyleyebiliriz; ilk başta şaşırtan, ama sayfalar ilerledikçe alışılan ironik, argoya da yer verilen bir dil. Tasvirlere de sıklıkla başvurulduğu ve verilen ayrıntıların da aslında hep günlük hayatın içinden, pek de dikkat edilmeyen taraflardan seçildiği görülüyor (laciverti tanımlamak için örneğin, doğalgaz faturasının üst bandındaki lacivertin hatırlatılması gibi). Aslında kısaca şöyle söylenebilir; “oyunlu”, “katmanlı” romanları okumayı sevenlerin son zamanlarda yayımlanmış kitaplar arasında ilk tercihleri arasında bulunması gereken bir roman Nezir İçgören’in eseri.

Saba Kırer

Ayna Kırılmış Baksana

Kavis Kitap, 2010, 148 s.

Saba Kırer Ayna Kırılmış Baksana isimli kitabında Hasan Ali Toptaş, Bilge Karasu, Metin Kaçan, Özen Yula, Vüs’at O. Bener, Füruzan, Haldun Taner, Sevgi Soysal gibi isimlerin eserlerini “İç Seyahat”, “Dış Seyahat” ve “Çocukluğumuz” başlıkları altında incelemiş. Genel olarak baktığımızda ise, saydığımız isimlerin metinlerinden yola çıkarak kurguda imgeyi, kurgunun çözülüşünü ve bağlanışını sorguluyor diyebiliriz; ayna imgesini kullanarak...

Reyhan Tutumlu

Yaşamasız Yazabilmek

Metis Yayınları, 2010, 191 s.

&

Jale Özata Dirlikyapan

Kabuğunu Kıran Hikâye

Metis Yayınları, 2010, 196 s.

Tutumlu’nun Vüs’at O. Bener’in yapıtlarını anlatıbilimsel bir yaklaşımla incelediği ve Dirlikyapan’ın ise Türk öykücülüğünde 50 kuşağını irdelediği kitaplarını bir arada değerlendirmemizin nedeni, bu kitapların aynı zamanda Metis Yayınlarının yeni bir dizisinin ilk kitapları olması; Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri Dizisi.. Kitapların başına bir not düşülmüş bu diziyle amaçlananın ne olduğu konusunda: “[Dizi], edebiyatı salt bir beğeni konusu olmaktan çıkararak, edebiyat eserlerini eleştirinin, yorumlama ve anlama çabasının konusu haline getirmek amacıyla girişilmiş araştırma ve inceleme ürünlerini bir araya getiriyor. Dizinin kitapları Bilge Karasu fonunun katkısıyla yayımlanmaktadır. Bilge Karasu fonu, yazarın 1995’teki ölümünden günümüze, eserlerinin gelirlerinin toplandığı bir fondur. Kendisinin vasiyetiyle edebiyat üzerine yapılan yaratıcı çalışmaların yayımlanmasında, desteklenmesinde kullanılmakta, bu destekle yayınlanmış eserlerin gelirleri de aynı amaçla kullanılmak üzere yine bu fona aktarılmaktadır.” Gerçekten de hem yayımlanan kitapların niteliği hem de yayımlanma sürecinde izlenen yol bakımından, diğer yayınevlerine de benzeri girişimlerde bulunmak üzere örnek olacak bir yaklaşım...